Aşk,

Sanki ağzı sımsıkı kapalı bir kutu, üstü tozla dolu,

Açmazsan eğer, için içini kemirecek ve aklından hiç çıkmayacak bir duygu,

Açarsan da, aralanan kapakla beraber gidiverecekmiş gibi o büyülü ruhu,

Aslında aşk,

Hep farksızdı gökteki yıldızlardan,

Onlar kadar uzaktı gönlüme, onlar kadar ulaşılmaz.

Ne zaman ki, gökten bir tanesi kayıp düştü yüreğime,

İşte o zaman, umutla beraber keşkeler de doldu ömrüme.

Meğerse aşk,

Ulaşılmazken büyülü, beklenen ve hayran olunanken,

Gönlüne düştüğünde farkı yokmuş,

Kalbini sıkan bir elden ya da derdine eklenen kederden.

Ve aşk,

Keşke hiç vurmasaydın da beni,

Yıkmasaydın sana yüklediğim o eşsizliği.

Belki bir umuda tutunabilirdim gözlerinden sızan,

Ne istersen o olurdum, sevgisi gözlerinden okunan.

Lakin,

Senin tutunabileceğim tüm dalları kıran sözlerine rağmen,

Benimde, o kırılmış dalların her nefeste acıttığı yüreğim var.

O vakit,

Gönlümü gözlerinden kurtarmanın bir yolunu bulmalıyım şimdi,

Takıldığım kapanda her gün, gönlümden “bir” sen, aklımdan “hep” sen geçiyor.

Ey Aşk,

Ziyadesiyle doldurmuşsun ömrümü,

Sence de artık, azat etmenin vakti gelmedi mi gönlümü?

Hadi,

Beni hapsine alan gözlerini,

Dünyalara değişmeyeceğim gülüşünü,

Aklımdan hiç çıkmayan sözlerini,

Hatta içimdeki seni de al,

Ve hoşça kal…

                                                                    Piraye…